Turist Ömer (1964) Sadri Alışık , Çolpan İlhan

Turist Ömer (1964) Sadri Alışık , Çolpan İlhan 
Yönetmen: Hulki Saner
Eser: Hulki Saner
Senaryo: Erdoğan Tünaş
Görüntü Yönetmeni: Kriton İlyadis
Yapım: Saner Film / Hulki Saner,

Yönetmen Ast: Belgin Gürkanlar, Kamera Ast: Yavuz Gönence, Mehmet Arıkan, Montaj-Senkron: Turgut İnangiray, Negatif Montaj: Sezai Elmaskaya, Laboratuar Şefi: Hilmi Başcan, Laboratuar: Hayati Akbulut, Erdoğan Dolapçı, Yılmaz Erman, Seslendiren: Yorgo İliyadis, Işık Şefi: Mehmet Çakar, Işık Yrd: Ahmet Öcel, Nasuhi Özdoğan, Set Amiri: Şerif Ablak, Set Yardımcıları: Metin Ok, Yaşar Gökçen, İsmet Karaman, Prodüksiyon Amiri: Nevzat Altındal, (Erman film stüdyosunda hazırlanmıştır).

Oyuncular: Sadri Alışık (Turist Ömer), Çolpan İlhan (Mine), Zuhal Tan, Mualla Sürer (Bedia), Vahi Öz (Rüknettin), Gülbin Eray, Nurlan San, Benan Öz, Eşref Vural (Rıfat), M. Ali Akpınar (Yedi Bela Yusuf), Levent Haskan, Hakkı Kıvanç (Yusuf’un Adamı), Zeki Tüney, Haydar Karaer (Yusuf’un Adamı), Yaşar Şener (Yusuf’un Adamı), , Nuri Tuğ, İlgi Adalan, Bedri Çavuşoğlu, Haluk Orçun (Banka Müdürü), Nubar Kamcılı, Levent Haskan,

KONU: "Turist Ömer sokaklarda aylak, aylak gezer, şarkı söyler, araba yıkar, parklarda uyur, sokaklarda Trafik Polisliğine kalkışır, trafiği birbirine katar, araba yıkmacısında çalışır. Turist Ömer""in Horoz Nuri adında samimi bir arkadaşı vardır. Bedia zengindir ve onu tavlamayaçalışır. Kör bir kadın ve kardeşi vardır, evine haciz gelmiştir. Ev sahibi Turist Ömer""in patronudur. Yanına gelir, ona idare etmesini ister, Turist Ömer haftalığını almaya gelir onun durumunu öğrenince parasını ona verir. Turist Ömer, Horoz Nuri ile Bedia""yı kardırmak için plan yapmışlardır. Turist Ömer kendini Horoz Nuri""nin amcansını oğlu olarak tanıtacak ve amcasının öldüğünü mirasının ona kaldığını söyleyerek, Bedia""dan para alacaklardır. Bu arada Bedia ve Turist Ömer birbirlerini tanımamaktadırlar. Durakta dolmuş beklerler. Aynı dolmuşa binerler ve Turist Ömer şoförle konuşurken bütün planlarını anlatır, Bedia durumu anlar. Bedia eve gelir Horoz Nuri""ye kızar. Horoz Nuri alttan alır. Tursit Ömer bağırarak eve gelir. Horoz Nuri gelmemesini işaret eder ama Tursit Ömer planlarını uygulamaya başlar. Bedia""nın sırtı dönük olduğu için Tursit Ömer onu tanımaz Bedia dönünce Turist Ömer şaşırır.

Bunları evden kovar. Bir bankanın Reklam parası dağıtma işi vardır. Turist Ömer bu işi yapacaktır. Bu arada soyguncular gelir, sahte paraları alır, Turist Ömer gerçek paraları dağıtmaya başlar. Dilenciye para verir dilenci koşarak parayı alır kaçar. Sahilde kör bir kadın ve kardeşi vardır. Kadın intihar etmek üzeredir. Turist Ömer ve Horoz Nuri onu kurtarıp evine getirirler. Doktor çağırırlar. Çocuk bavuldaki paraların gerçek olduğunu söyler herkes sevinir. Bu arada soyguncularda paranın peşindedir. Turist Ömer""in hayatı değişir. İlk olarak benzin istasyonuna giderek patronuna hakaret eder. Sonra kızlarla Hilton otelinde havuz başına gider, kızlarla alem yapar. Horoz Nuri Bedia""nın yanına gelerek olanları anlatır. Bedia affeder. Turist Ömer kızlarla eğlenirken soyguncular gelir ve onu tanırlar peşine düşerler yakalayıp ofislerine götürür ve işkence yaparlar. Bedia ve Horoz Nuri evlenmektedir. Şahit Turist Ömer""dir. Onun gelmesini beklemektedirler. Turist Ömer ve soyguncular gelirler. Turist Ömer bu nikah kıyılamaz der. Çünkü kıyılırsa bütün paralar Bedia""nın olacaktır. Kargaşadan faydalanan Turist Ömer ve Horoz Nuri kaçarlar, soyguncular peşlerinden gider. Sokakta kaçarlar başka bir düğün ile karşılaşırlar ve gelin arabasına binerler. Soyguncular peşlerindedir. Bir otelin önünde dururlar. Otelde kovalamaca başlar. Otelden tekrar kaçarlar. Bir bebek arabasına Horoz Nuri biner, Turist Ömer kadın kılığına girmiştir. İlk başta soyguncular tanımaz ama sonra farkına varırlar. Tekrar kovalarlar. Koşarak bir gazinoya girerler barın arkasına girerler. Soyguncular gelir, Turist Ömer şampanya patlatır. Adamlarda silahlarıyla ateş ederler. Turist Ömer ve Horoz Nuri şampanyaları patlatır. Soyguncular ateş eder. Soyguncuların mermileri biter ellerini havaya kaldırarak teslim olurlar. Turist Ömer gider silahlarını alır ve adamları teker, teker döverler. Sokakta Bedia, Horoz Nuri ve Turist Ömer beklemektedir. Kör kız ameliyat olmuş gözleri görmektedir. Koşarak onlara doğru gelir Turist Ömer kollarını açar bekler, kız arkada duran Sadri Alışık""a sarılır. Turist Ömer şarkı söyleyerek gözden kaybolur."

Vurun Kahpeye (1964) Hülya Koçyiğit , Ahmet Mekin

Vurun Kahpeye (1964) Hülya Koçyiğit , Ahmet Mekin
Senaryo ve Yönetmen: Orhan Aksoy
Eser: Halide Edip Adıvar
Foto Direktörü: Kriton İlyadis
Yapım: Erman Film / Hürrem Erman

Kurgu: Turgut İnangiray, Sanat Yönetmeni: Danyal Topatan, Yönetmen Yardımcısı: Alpay Ziyal, Yılmaz Korkut, Işık Şefi: Mehmet Çakar, Ses Kayıt: Yorgo İlyadis,

Oyuncular: Hülya Koçyiğit (Aliye Öğretmen), Ahmet Mekin (Fuat), Reha Yurdakul (Kumandan), Ali Şen (Hacı Fettah), Vahi Öz (Ömer), Talat Gözbak (Hüseyin), Hakkı Kıvanç (Selim), Hüseyin Zan (Haydar), Muzaffer Yenen (Maarif Md.), Selahattin İçsel (Lâtif), Nezihe Güler (Gülsüm), Danyal Topatan (karaoğlu), Asım Nipton (Ali Bey)

Yabancı güçlerin ülkeyi paylaştığı sırada Kız Öğretmen Okulu’ndan mezun olarak bir Anadolu kasabasına atanan öğretmen Aliye'nin (Sezer Sezin) öyküsü. “Toprağınız toprağım, eviniz evim. Bu diyarın çocukları için bir ana, birışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım diyerek ettiği yemine sadık kalan genç öğretmen, bir iftira sonucu yobazlar tarafından taşlarla, sopalarla linç edilir.

►Miklós Rózsa sanki o güzel melodileri ‘Ben Hur’ (1959) ve ‘El Cid’ (1961) için değil Hülya Koçyiğit ve ‘Vurun Kahpeye’ için bestelemiş. ‘El Cid’deki ‘Overture’ ve ‘Ben Hur’daki ‘Love Theme’ ile izlediğimiz tanıtım yazısından sonra olaylara dur durak yok. Turgut İnangiray’ın soyadı ‘İnan’ olarak yazılı. 400 bin lira harcanan ve 1000’i aşkın figüranın rol aldığı film Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde çekilmiş. Aliye’nin giysileri hayranlık verici… Sadi Işılay, 1949’daki çevrimde olduğu gibi alaturka melodileri düzenlemiş… Maarif Müdürü rolündeki Muzaffer Yenen’i, posbıyığı nedeniyle tanımak çok zor. Vahi Öz komedi dışında da başarılı… Nargile içen kasabalıları izlediğimiz kahveyi unutamıyoruz… İlk çevrimden farklı olarak Aliye, Bayrak için 5 ‘arşın’ kumaş alıyor. Sonunda üzerine bu bayrak örtülür. Elinde ise sevdiği erkeğin armağan ettiği anne yadigârı kolye vardı… Fuat Bey, silah ve cephane için eşraftan para istiyor;

“..Bu mücadeleye kimi canı ve kanıyla (o ‘kaniyle’ diyor) kimisi de parası ve puluyla katılacaktır.” Yaşamın değişmez kuralı böyle galiba. Mutlu azınlık ‘parasıyla’ bitli çoğunluk ‘canıyla’… Çok çarpıcı bir sahnede Kumandan, Ömer Efendi’ye Fuat Bey’in onun evinde kalıp kalmadığını sorar. Kasabalı böyle diyormuş. “Benim evim herkese açıktır Kumandan. Bugün de siz geldiniz. Fuat Bey’i misafir ettim diye ‘bugün’ beni suçlayanlar, ‘yarın’ da sizi misafir ettiğim için suçlayacaklardır.” Kumandan, bu kez ‘yarın’ın ne demek olduğunu sorar. Yanıt, bir ‘oh’ dedirtici; “Siz gittikten sonra demek.”…Aliye’yi, ilk çevrimdeki gibi Adalet Cimcoz; Fuat’ı Hayri Esen; Hacı Fettah’ı Mümtaz Ener; Kumandan’ı Toron Karacaoğlu; Ömer’i Vahi Öz; Ali Bey ve Maarif Müdürünü Rıza Tüzün seslendirmiş… Aliye için 28 kez ‘kahpe’ deniyor. Görev için geldiği kasabada Ömer Efendi ve eşi olmasa yapayalnız kalacak. Fuat Bey de öyle. Onca kişi arasında bir tek Ömer Efendi’ye güveniyormuş… Ömer Efendi, Kuvayı Milliye’ye yardım etmekte çekingen davrananlara şunları söylüyor; “Para, pul her zaman bulunur. Ama vatan, namus bulunmaz.”

Vurun Kahpeye (1949) Sezer Sezin, Temel Karamahmut

 Vurun Kahpeye (1949) Sezer Sezin, Temel Karamahmut 
Yönetmen : Lütfi Akad
Senaryo : Akad, Selahattin Küçük (Halide Edip Adıvar'ın romanından)
Kurgu : Özen Sermet , Ö. Lütfü Akad
Görüntü Yönetmeni : Lazar Yazıcıoğlu
Müzik : Sadi Işılay
Oyuncular : Sezer Sezin, Temel Karamahmut, Settar Körmükçü, Vedat Örfi Bengü, Kemal Tanrıöver, Mahmure Handan, Nurdoğan Öztürk, Dr. Arşavir Alyanak, Semih Evin, Fahri Güneş, Necil Ozon, Ali Rıza Şenel, Hüseyin Tuncalı, Şevket Aktunç...
Yapımevi (şirket) : Erman Film (Hürrem Erman)
Konu : Kurtuluş savaşı sırasında işgalci düşman kuvvetlerine karşı çıktığı halde, bir iftira sonucu padişah yanlısı kişiler tarafından linç edilen Aliye öğretmenin öyküsü.
Notlar : Film İstanbul sinemalarında gösterime girince bazı yazarlar tarafından çeşitli eleştirilere uğradı. Karşı tepkiler giderek bir saldırıya dönüştü. Tartışmalara yol açtı.

Ankara’nın Bağları mı Kaldı da... Büklüm Büklüm Yolları Olsun!..

“Ankara’nın bağları da,
büklüm büklüm yolları...”

diye başlayıp devam eden, günümüzde çok da popüler olan, “haydi eller havaya” modundaki bu türküyü çok sevmemekle birlikte;
gerçekten de Ankara’nın bağları vardı...
bir zamanlar, hatta ben küçükken ve gençken dahi...

Ankara’lılar, yaz sıcağında birçok Anadolu kentinde olduğu gibi şehirden kaçıp, yazı geçirdikten ve bağ bozumunu yaptıktan sonra tekrar şehre döndükleri, çoğu yüksek yerlerde veya vadilerde yer alan bağlarda yaşarlarmış. Çoğunlukla bu bağların içerisinden küçük derecikler geçer, bağ ve bahçe için gereken su ya bu derelerden ya da açılan çok da derin olmayan kuyulardan sağlanırmış. Ne yazık ki bu bölgeler çağdaş yaşamın ritmine dayanamamış, yanlış politikalar sonucunda kentleşmeyle birlikte, yapılaşmaya açılmış ve eski yeşil alan niteliklerini, bağ yaşantısını, kültürünü ve geleneğini kaybetmişti. Tabii ki bu kayıpların arasında belki de en önemlilerinden birisi de bağ evleriydi. Herbiri Mimari Mirasımız olan değerli bağ evlerinden bugün kalabilenler tahmin ediyorum ki iki elin parmaklarını geçmemektedir. Bir envanter çalışmam olmamakla birlikte kuvvetle hissediyorum ki durum böyledir. Google Map üzerinden söz konusu alanı taradığımda dahi, açık ve net bir şekilde gördüm ki hemen heryer apartmanlar ile kaplanmış durumdaydı. Zaten bu şartlarda, yani bağı, bahçesi olmadıktan sonra, beş on apartmanın arasında sıkışıp kalabilmiş ve restore edilebilmiş olan evlerin de artık, o kültür, o yaşam, o bağ, o bahçe olmadıktan sonra ne anlamı olabilir ki. Buna söylenebilecek tek kelime, olsa olsa “Mostralık” olabilir.

Ankara’nın çevresinde çoğunun adını bugün belki de ilk defa duyduğumuz, bazılarını ise tanıdığımız 32 adet bağlık ve bahçelik semt varmış, Keçiören, Çoraklık, Kızlarpınarı, Mecidiye, Hacıkadın Deresi, Karabağ, Solfasol, Çin Çin, Karacakaya, Samanlık, Abidinpaşa, Kınalı Köşk, Frenközü, Seyran Bağları, Dikmen, Çankaya, Yukarı Öveç, Aşağı Öveç, Keklik, Çatlaklı, Söğütözü, Pamuklar Çiftliği, İğdelidere, Ayvalı ve Etlik...
Ankara’nın bağlarından biri,
ETLİK...

Eskiler, yeni kesilen etleri bir ağaca asar, et kısa sürede bozulmaz ve tazeliğini kaybetmez ise, o bölgenin havasının sağlıklı olduğuna inanırlarmış. Ankara’nın kuzeyindeki yüksek ve fazlaca rüzgar alan bu bölgesine de bu yüzden Etlik adı verilmiş. Ankara’nın bu hava akımı bol ve sağlıklı sırtları uzun yıllar Ankara’nın zenginlerinin tercih ettiği ve çoğunlukla iki katlı ahşap bağ evlerinin olduğu bağlık, bahçelik bir semtiymiş.



1900-1915 yıllarına tarihlenebilecek bu fotoğrafta, önde görülen yapı, bugün Turgut Özal Bulvarı ile Çubuk Çayı arasında yer alan Demir Sanayii Sitesinin olduğu arazide yer alan büyük Sarı Kışladır. Arkasında yeşillikler arasında, Çubuk çayının öte yakasında Etlik sırtlarının eteğindeki büyük yapı kompleksi ise, bugün yerinde GATA, Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nin yer aldığı ve Meryem Ana’ya adanmış olan “Saint Marie” Gregoryen Manastırıdır. Ermenilerin kendi aralarında “Kırmızı Manastır” olarak andıkları manastır “Garmir Vank” ya da “Ankara surp Asdvadzadzin Vankı” adıyla bilinir ve müslüman halk tarafından “Vank Manastırı” olarak adlandırılır ki zaten “Vank” kelimesi Ermenice’de manastır anlamına gelmektedir. 1915 Ermeni tehciri sırasında boşaltılan manastır, I. Dünya Savaşı sırasında esir kampı olarak kullanılmış, Genelkurmay kayıtlarında 1916 yılında 460 İngiliz askerinin Manastırda esir tutulduğu kaydına rastlanmıştır. Savaş sonrasında kaderine terk edilen yapı kısa süre içerisinde harab olmuş 1920 yılına gelindiğinde ise izi bile kalmamıştır.
 

Manastır ile ilgili olarak Semavi Eyice;
“Evvelce şehrin 1.5 km uzağında, Tabakhane suyu kenarında olan Vank Manastırı denilen bu tesis sanat tarihi bakımından kilisesindeki Kütahya çinilerden başka, narteksinin yanında Roma’daki Minerva Medica mabedine benzeyen, içinde nişlerle genişletilmiş sekizgen planlı ve üstü kubbe ile örtülü bir ek yapısı bakımından da önemli idi. Söylentiye göre bu eski bir mabet olup havari St. Paulus da burada vaaz vermişti.”
diye yazmıştır. 

(Semavi Eyice, Ankara’nın Eski Bir Resmi, 1972)
Etlik denince, çocukluk anılarım içerisinde hayal meyal olarak ilk hatırladığım, babamın mesleği gereği zaman zaman arkadaşlarını, yakın dostlarını ziyaret etmek için gidilen ve güzel bahçelerinde koşuşturulan ve havuz başında piknik yapılan Etlik Bakteriyoloji Enstitüsü’dür.
Ahmet Şefik Kolaylı 1876-1976

Bugün Veteriner Kontrol Merkez Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü adını almış ve Ahmet Şefik Kolaylı Caddesi No:23 adresinde yer alan Enstitünün kurucusu Ahmet Şefik Kolaylı, aslen Samsun Bafra’nın Kolaylı köyündendir ve babamın Bafra Karaköy Harası Müdürlüğü yaptığı yıllardan başlayarak Ocak 1976 tarihinde vefatına kadar sürekli olarak ilişkisini sürdürdüğü ve saydığı bir meslek büyüğüdür.
Babam Abdurrahim Civelekoğlu ve Ahmet Şefik Kolaylı bir cemiyet toplantısında
 1876’da Bodrum’da doğmuş ve 1907 yılında İstanbul Baytar Mekteb-i Ali’sinden mezun olmuş ve ünlü şair Neyzen Tevfik’in kardeşi olan Ahmet Şefik Kolaylı, Birinci Dünya Savaşı başladığında İstanbul’un düşmanlar tarafından işgal tehlikesi belirdiğinde sığır vebası serumunun hazırlanması için Baytar Müfettişi Mazlum Bey’in emriyle Eskişehir’de bir handa kurulan serum darülistihzarı’nı (Hazırlama evi) işletmek üzere, Mülkiye Baytar Mektebi içindeki bakteriyolojihanenin serum öküzleriyle aletlerinin bir kısmını da alarak Eskişehir’e gitmişti. Eskişehir’in Yunan kuvvetleri tarafından işgali üzerine de kurumu önce Kırşehir’e daha sonra da Etlik’e taşımış ve bu günkü müesseseyi, Etlik Bakteriyoloji Enstitüsü’nü kurmuştu.

Ailem Bafra’da yaşadığı yıllarda Kolaylı ailesinin Bafra içerisindeki iki katlı evlerinde kiracı olarak oturmuş, daha sonraki yıllarda ilişkileri ve dostlukları kesintisiz sürmüş, hiç aksatılmadan yazları Pendik’teki tek katlı küçük şirin yazlıklarına, kışları da Ankara Küçükesat’ta yaşadığı evlerine ailece birçok kez Bayram ziyaretlerine gidilmiş, ben de kendisiyle tanışma fırsatını bulmuştum.

Liseyi bitirip Üniversite’ye başlamadan önce çalışma isteğimi aileme iletmiş, babamın vasıtasıyla Tarım Bakanlığı Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü’nde Teknik Ressam olarak iş bulmuştum. Ancak orada kadro olmadığından, yeni bir kadro açılana dek, o sırada babamın Fakülteden sınıf arkadaşı Bekir İyigören’in Müdür olarak görev yaptığı Etlik Bakteriyoloji Enstitüsü’nden verilen bir memur kadrosu ile çalışmaya başlayabilmiştim. Öte yandan daha henüz 17 yaşında olduğum için ve devlet memuru olabilmek için 18 yaşında olmam gerektiğinden, yaşımı büyütebilmek için mahkemeye başvurmak zorunda kalmıştık. Çocukluk arkadaşım ve 1971 yılı Türkiye ve Akdeniz şampiyonu olan bir zamanların ünlü boksörü Mehmet Kumova’nın babası ve babamın meslekdaşı Cevat amca, mahkeme’de “oğlum Mehmet’in doğumundan on gün sonraydı, duyduk ki Abdurrahim Bey’in de bir oğlu olmuş” diye şahadet edince, mahkeme kararı ile yaşım büyütülmüş, böylece doğum günüm 8 Nisan’dan 8 Ekim’e, doğum yılım da 1953’den 52’ye değişmiş, bir anda bir yıl yaşlanıvermiştim...



Etlik söz konusu olunca, yine çocukluğumda Ankara’dan şehir dışı bir seyahate gideceğimizde otobüse binmek için ya da Konya’dan gelen ablam Birand’ı ve yeğenlerim İbrahim ve Serap’ı karşılamak için gittiğimiz, Ankara’nın o eski ve belki de ilk Şehirlerarası Otobüs Terminali’ni hatırlarım.

77 YIL ÖNCE BUGÜN, ANKARA ÇUBUK BARAJI AÇILMIŞTI... TARİHTEN BUGÜNE DÜŞEN NOTLAR: 3 KASIM 1936


Cumhuriyet döneminin ilk betonarme barajı olan Çubuk Barajı 1936 yılında tamamlanarak 3 Kasım 1936 günü Mustafa Kemal Atatürk tarafından açılmıştı.
Barajın bedeninin tam ortasında yer alan ve dört sütunlu görkemli bir kapı şeklindeki yapının, ki bu yapı aslında baraj içinde sızan suların toplanması için yapılmış bir galerinin giriş kapısıdır, sol ve sağında mermer plakalar üzerine kazınmış iki kitabe yer alır.

Barajın yapım sürecini bizzat Atatürk yerinde incelemiş, denetlemiş hatta inşaa çalışmalarını yakından izleyebilmesi için Baraj inşaatına yakın bir sırtta küçük bir köşk yaptırılmış ve zaman zaman da bu köşkte dinlenmişti. Bu küçük köşk Atatürk’ün vefatından sonra bazı ekler ile genişletilmiş ve Baraj Müdürlüğüne tahsis edilmişti. Yakın zamana kadar o devre ait eşyalardan sadece Atatürk’ün Baraj gezilerinde bindiği deniz motoru kalmışken, bugün terkedilmiş ve neredeyse yıkılmaya terkedilmiş binada onun da varlığı şüphelidir.

Çubuk barajı, Ankara’nın 12 kilometre kuzeyinde, halen Ankara-Esenboğa yolundan sapılan eski Ankara-Çankırı yolu yanındaki vadide, Çubuk Çayı üzerinde yer alır. Baraj vadinin en derin yerinden
24 m. yükseklikte, 13.5 milyon metreküp su toplayacak şekilde inşa edilmiştir. Oluşturulan göl sahası 180 hektardı.

Barajda bulunan Çubuk Barajı Göl Gazinosu Hermann Jansen ile birlikte Gençlik Parkını da tasarlayan Fransız Şehir ve Bahçe Plancısı Mimar Théodore Leveau’nun (1896-1971) eseridir. Papyonlu, eldivenli garsonların hizmet ettikleri, havuz ve yeşil bitki örtüsüne hakim manzaralı Gazino, barajdan birkaç yıl sonra tamamlanmıştır.

Toplumdaki geleneksel cinsiyet ayrımının son bulduğu 1930'larda, gazinolar oldukça yaygınlaşmıştı. Yüksek ve kurak bir topoğrafya üzerine kurulmuş olan Ankara kent sakinleri için büyük önem taşıyan su nedeniyle, bir haftasonu dinlenme alanı olarak tercih edilmekteydi.
Yeni eğlence mekanlarının ilginç bir örneği olan ve Barajın alt kesimindeki geniş ve düzenli bir parkın içinde yer alan Çubuk Barajı Göl Gazinosu, bu ihtiyacı fazlasıyla karşılamaktaydı.

 
Yapı, iki farklı kotta tasarlamıştı. Mutfak ve servis mekanları bodrumda, dikdörtgen planlı restoran ve dairesel dans pisti ve onlara ait servis mekanları giriş katta yer almaktaydı. Göldeki gezinti yapan tekneler, dans pisti ve suyun üzerine doğru çıkmış olan terasın çevresinde bulunan dairesel merdivene bağlanabilmekteydi.

Teras aynı zamanda nehrin iki yakasını birbirine bağlayan köprüye uzanmaktaydı. Peyzajla uyum içerisindeki yapı, teras çatılı kübik ve silindirik kütleler, yer yer mermer, yapay taş ve Ankara taşı olarak bilinen grimsi pembe bir andezit kaplamalı açık renkli cepheler, istendiğinde tamamen açılabilir metal çerçeveli camlar ve ayaklar üzerinde duran betonarme kirişlerden oluşan rasyonel-modernist bir tasarım yaklaşımı sergilemekteydi. Bina, inşaasından günümüze kadar büyük yenileme çalışmalarına maruz kalmış ve özgün mimari niteliklerini kaybetmişti.

Çubuk Barajı Göl Gazinosu, şu an tamamen kullanılmaz ve yıkıma terkedilmiş bir durumda akıbetini bekler durumdadır.
Ankara’nın su ihtiyacını karşılamak amacıyla yapılan Çubuk Barajı ile birlikte Ankara’nın Dışkapı semtinde, Ziraat ve Veteriner Fakülteleri yerleşkesinin kuzeydoğusunda bulunan ve Çubuk Barajı’ndan gelen suyu filtrelemek için yapılan Su Süzgeci binasının inşaasına, 10 Haziran 1935 tarihinde temeli atılarak başlanmış, 1936’da bitirilerek Çubuk Barajı ile aynı tarihte hizmete açılmıştı.
Uzun yıllar Ankara’ya temiz suyun yanı sıra sulama ve Gençlik Parkı havuzları için gerekli suyu karşılayan, günümüzde işlevsel ömrünü tamamlamış olan bu mimarisi ilginç yapı, Alman Hochtief şirketi tarafından tasarlanmış ve o zamanın parası ile 600.000 TL’ye mal olmuştu. Başta ana bina olmak üzere, lojmanlar, su ölçme binası, depo ve havuzlu bahçeden oluşan süzgeç tesisi, Başbakan İsmet İnönü’nün de katıldığı bir törenle hizmete açılmıştı.
Eğimli çatıları, yüksek parapet duvarları arkasına gizlenmiş, böylece yatay ve düşey hatlardan oluşan kübik ve konstrüktif bir mimari yapı ortaya çıkmıştı. Ayrıca tüm binalarda benzer renk ve malzeme kullanımı mimari bir bütünlük yaratmış, cephe kaplamasında kullanılan gri renkli iri dokulu serpme sıva ve pencere
biçimlenmesi bu bütünlüğü sağlayan en önemli etken olmuştu. Pencereler alttan ve üstten Ankara taşından yapılmış bordürler arasına alınarak yatay etkili sıralar oluşturulmuş, binaların yatay ağırlıklı manzarası yarım daire kesitli ilginç bir kule ile dengelenmeye çalışılmıştı.

Faaliyette olduğu dönemde, Ankara’nın çeşitli su depolarına günde 24.000 m3 su pompalanıyan tesis, Çubuk Barajı ile beraber ömrünü tamamlamış, Cumhuriyet Döneminin önemli bir endüstri mirası olarak, korunması, dönem örneği olarak muhafaza edilip yeni bir işlevle yaşatılması gerekirken ve Mimarlar Odası tarafından tescil edilmeye çalışılırken, Ankara Belediyesi tarafından yeni kurulacak olan Turgut Özal Üniversitesi’ne Uygulama Hastanesi yapılacağı gerekçesiyle Ağustos 2013’de yerle bir edilmiş, ortadan kaldırılmıştır.
Çubuk Barajı, Çubuk ilçesinin kanalizasyonunun Çubuk Çayı’na dökülmesi sebebiyle aşırı kirlilikten ötürü işlevini yitirmiş ve 1994 yılından itibaren Baraj’dan su alımı durdurulmuştu. 2010 yılında barajı kurtarmak için Ankara Büyükşehir Belediyesi, Çubuk ve Karaköy atıksu tesislerini hizmete sokmuş ve baraj temizleme işlemine başlamış, daha sonra da Çubuk Barajı ve Vadisini bir rekreasyon alanı olarak değerlendirip yeniden topluma kazandırmaya yönelik çalışmalar başlattığını, projeler ürettiğini açıklamıştı. Ancak, bu güne kadar henüz herhangi bir işlem başlatılmamıştır.


TEŞEKKÜR:
Blog’da kullanılan fotoğraflardan birçoğunun kullanımı ve paylaşımı konusunda engin hoşgörüsünü ve yardımını esirgemeyen
Sn. Ahmet Soyak’a en derin saygılarımla.

1920 ler,İzmir Kordon Boyunda Atlı Tramvay


DİNGO'NUN AHIRI

Meraklısına

"Dingonun Ahırı" Deyimi Nereden Geliyor?

Atlı Tramvaylar zamanında, tramvaylar 2 atla çekilirken dik Şişhane yokuşunu çıkabilmek için azapkapı'dan takviye at alarak yokuşu çıkabilirlermiş .

Tramvay bu haliyle Taksim'e kadar gelir, burada çıkartılan atlar, bu gün Taksim alanının batı kısmındaki sular idaresi maksemi ile Fransız konsolosluğu arasında bir ahırda bir süre dinlendirildikten sonra tramvaya bağlanmadan boş olarak Azapkapı'ya götürülürlermiş.

Taksim deki bu ahırı Dingo adlı bir rum vatandaş işletirmiş. Gün boyu bir sürü atın girip çıkmasından dolayı dilimizdeki '' Burası Dingo' nun ahırı mı giren çıkan belli değil '' sözünün buradan geldiği söylenir